| KARASU | ||||
|
|
Bir şeyler yapmak bir yana hep onun yaşlanmasına sebeb oluruz. Hiç yardım etmeyiz. Ne derdini sorarız, ne gözyaşlarını sileriz… Araban’ ın gelişmesinden bahsedip dururuz. Bunu söylerken Sanmayın Karasu’ yu bunun dışından tutarız… Karasu, başucumuzdaki pınar…Ağlayan gözümüz, gülen yüzümüz.. (Resimleri bize ulaştıran eski üyelerimizden m3mo’ ya teşekkürler.)
Karasu, suyunu; ovaya, kuzeybatıdan kılıç darbesiyle dalan kayalık dar iki vadiden doğudakine yuva kuran ve Kırkgöz ismiyle ünlenen doğal kaynaktan aşırır. Dağdan ovaya atılır atılmaz Köklüce ile selamlaşır, şiirce ezelîleşir tanışmaları. Ali Efendiler’in topraklarında kavisler çizerek, yayla çiçeği, utangaç göçer kızı edasıyla usulca güneye salınır.
Aşiretsiz, zulümsüz bey konağı Höyüklü’nün önlerine vardığında sola, genişçe bir alana ince kum, kaba çakıl döşer. Doğumdan yeni çıkan bir kadının, bebeğini kucaklayan duygulu bakışlarıyla bakınır. Yedekliğinde taşıdığı killi toprağı, elenmiş yapı kumunu yanına, ovanın yatağındaki ayaklarına bir halı gibi serer. Kırıkköprü’nün, onca hırçın seline karşın ayakta kalabilen son kırık bacağını kucaklar, öper; timsah gözyaşlarına boğar, uzaklaşır. Giderken; sol dudağıyla toprağın kestane teniyle, sağ dudağıyla da Göz’ün haki kumsalıyla öpüşür.
Yol boyunca Karadağla başbaşa söyleşmenin mutluluğuyla; dirsekten dirseğe, burundan buruna, kayalıktan kayalığa, çevirmeden çevirmeye bir karayılan gibi dolanır…dolanır.
Sonunda; Habeş kayalığından uçarak çağlayanlaşır. Kendine özgü akışın sonu, Fırat’ın kollarıdır. Alıntı:Abdullah Karabağ |
| Son Güncelleme ( Cumartesi, 28 Ağustos 2010 12:57 ) |

















